(K Ü L T Ü R E L    B A K I Ş)


        Abdullah GÜLAY         
  Eğitimci-Yazar 
 
gulayabdul
@e-kolay.net

NOEL VE YILBAŞI ÜZERİNE

         Polislerin izinleri kaldırıldı. Her sene olduğu gibi kamu kurum ve kuruluşları tatil edildi. Olağanüstü önlemler alındı. Piyango çekilişleri yapıldı. Yeni haksız ve şaşkın zenginler türetildi. Müzik ve eğlenceler eşliğinde çeşit çeşit içkiler tüketildi; dansözler oynatıldı; sarhoş olanlar kamu görevlilerince evlerine taşındı(!). Havai fişek gösterileri yapıldı. Kayıt dışı kazançlar yine tartışılır oldu. Bütçeler ayrıldı, harcandı. Hindiler kesildi, meze yapıldı. Çamlar kesildi, süslendi. Emniyet teşkilatı sabahlara kadar Polisiye vakalarla mücadele etti. Gece eğlenceleri gün ağarıncaya  kadar devam etti.

          Bu gün 2008 Ocak ayının biri… Söylenenlere bakılırsa yeni bir yıl… Öğle saatleri… Perdeler yeni yeni açılmaya başlandı… Yorgunluk ve baş ağrıları içinde öğle(!) kahvaltıları hazırlanıyor. Afiyet olsun.

           İsterseniz şöyle geriye dönüp bir bakalım; yaşananları biraz irdeleyelim; Noel’in Hristiyanlık dinine ait gelenekleri ve ülkemizdeki uygulamaları konusundaki görüşlerimizi  yan yana koyalım. Birbiri ile uyumlu olmayan düşüncelerimizi de  hoşgörü ile karşılayalım.

          Öncelikle Noel, Hristiyanlığın önemli bir terimidir; dine dayalı   gelenekleri vardır. Bu gelenekler ülkemizde özgürce yaşatıldığı için onlar açısından sorun yoktur. Benim için de sıkıntı değildir. Çünkü kültürler kendi içinde bir bütündür ve o toplum için vazgeçilmezdir. Ülkemizdeki sorun, bir kültürün diğer bir kültüre baskı aracı olarak kullanılması sorunudur. Müzisyen SAY’ın “Müslüman dindarlar artıyor, bu ülkeden gideceğim!” derken hissettiği rahatsızlığın benzerini, Noel etkinlikleri sırasında dindarların da hissetmesi gibi…

           Noel kutlamaları İsa Peygamber’in doğum yıldönümüne atfen yapılıyorsa   bu bir dini faaliyet olarak tanımlanabilir. Ülkemizdeki bilinen laiklik anlayışı çerçevesinde tartışılmalıdır. Eğer çağdaşlığın ve modernizmin bir göstergesi olarak destekleniyorsa bu anlayış, izah edilmeye muhtaçtır.

            Ayrıca bilinmektedir ki böyle bir dini etkinlik,  semavi dinlerin temel anlayışı ile  çelişmektedir. İlahi dinlerin böyle bir öğretisi yoktur; hiç bir ilahi din yukarıda anlatıldığı şekildeki bir kutlamayı önermez, öğretmez, tavsiye etmez. Ayrıca laik ülke, laiklik, kamusal alan; bu alana kimler girer, kimler giremez gibi kırıcı, üzücü, bölücü ve sakıncalı tartışmaların sıradan konuşmalar haline geldiği böyle bir ortamda, bir dinsel törenin bu kadar kamusal desteği yanına alması ve kendi  istikametinde görevlileri meşgul etmesi elbette düşündürücüdür! Daha da düşündürücü olan, bu törenlerin binlerce yıllık tarihimizin ve Türk Milleti’nin inanç ve geleneklerinden kaynaklanıyormuş  gibi  kabul ettirilmek istenmesidir...  

               “Kutlu Doğum Haftası” törenlerinde Hz. Muhammet anlatılırken yukarıda sayılan zararlı davranışların hiç biri meydana gelmemesine; sevgi, barış, iyilik ve kardeşlikten bahsedilmesine rağmen, bu etkinlikleri kara gösterme, kötü tanıtma çabalarını ve koparılan “kızılca kıyameti” düşününce, bu törenlerin aynı kamusal desteği neden göremediğini, yılbaşı gecesi medyasının o hafta neden çehresini değiştirdiğini anlamak  mümkün olamamaktadır. .

              İki peygamberin doğumunu esas alan, dine dayalı bu kutlamaların birisini “irtica” sıfatı ile suç saymak; mensuplarını tedirginliğe itmek; bir diğerini ise alkışlamak en azından  haksızlıktır. Kaldı ki bu ülke, en yetkili ağızdan “yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülke” olarak tanımlandığına göre, yüzde birin doksan dokuzdan daha büyük olduğunu kim söyleyebilir?

              Ülkemizde Noel’i kutlayacak vatandaşlarımız elbette vardır. Başka dinlerin kutlamaları da olabilir. Bunlar kültür zenginliği olarak değerlendirilebilir… Ancak haksız tutum ve davranışlar radikalizmi tetiklemekte, gönül huzurunu bozmakta, barışı tehlikeye düşürmektedir.   Aynı hoşgörüyü  Hz.Muhammed’in doğum yıl dönümü olan, “Kutlu Doğum Haftasında” da beklemek  bir hak değil midir?

               Bir zamanlar “Nevruz Yılbaşı” kutlama geleneğimiz de vardı ve  unutturulmuştu. PKK terör örgütünün Kürtler için yeniden diriliş günü  olarak kutlamaya başlamasıyla bu güzel geleneğimizi ve yılbaşımızı çok şükür tekrar hatırladık. Resmi kutlamalara başladık.  Ama ufak bir arızasıyla… Nevrûz artık “Newroz!” olmuştu. Onu da düzelttik. Kaygı ve hayretle belirtilmelidir ki, bunun gibi daha nice Türk geleneği unutulmuş, unutturulmuş olarak  raflarda beklemektedir.

               Olimpiyatların temel dayanağı olan Eski Yunan’daki Promete ve Olimpus Dağı Efsanesi, bütün Batı kültürünün temelini oluştururken, Yunanistan’ın Olimpus Dağı’nda yakılan meşâle, dünyanın en uzak ülkelerindeki stadyumlarda bulunan olimpiyat meşalelerini tutuştururken, böyle bir ortamda biz, çocuklarımıza “Ergenekon Efsanesini”  hakkıyla tanıtamazken, “Türk Dünyası Gününü”  ilan edemezken, milletler arası arenada kültürel kimliğimizle var olma yarışını kazanabilir miyiz? Veya böyle bir iddiamız var mıdır?

               Eurovizyon Şarkı Yarışmalarına, Türkçe’yi bırakarak İngilizce parça ile katılmamızın, Türk kültür, inanç ve değerlerinin tanıtımı ve yaşatılması bakımından doğru yol olduğunu  savunacak bir aydın vatansever var mıdır?

                Ne güzel söylemiş Yunus; “İlim kendin bilmektir.” diye… Ne güzel söylemiş Orhun Kitabeleri; “Türk Milleti! Kendine gel!” diye… Ne güzel söylemiş Atatürk; “Kendi benliğini bilmeyen milletler, başka milletlerin yemi olurlar” diye…

               Bunun üzerine bize bir şey söylemek düşmez, atalarımıza  ve değerlerimize bağlı kalmaktan başka…