(K Ü L T Ü R E L    B A K I Ş)


Abdullah GÜLAY
Eğitimci-Yazar 
gulayabdul@e-kolay.net


MAYIS YEDİSİ

     Oğuz boylarının, tarihin ilk dönemlerinden beri yaşattığı bir davranış biçimi  olan  “Mayıs Yedisi” geleneği, 20 Mayıs 2000 tarihinde meydana gelen  ve 38 kişinin ölümüne sebep olan deniz kazasından sonra daha da önemsenmeye başlanmış ve hemen hemen her ortamda tartışılmaya başlanmıştır. Buna paralel olarak “Çok daha önceden önem vermek gerekirdi” gibi bir anlayışıyla ve elbette “iyi niyetle” bu geleneği yaşatmak için festivaller düzenlenmeye başlanmıştır.

     Mesleğim gereği ve yöre kültürünü anlatan bir kitabın da yazarı olmam nedeniyle şahsıma, bu saha  ile ilgili olarak gerek elmek (e-mail) ile,  gerek telefon ile, bazen de özel olarak gelinmek suretiyle yüz yüze, değişik sorular sorulmakta, bilgi istenmektedir. Özellikle bahar ayları yaklaşırken bu tarz soruların sayısında  artış olmaktadır. Her soruya tam ve net cevaplar verebilmem her zaman mümkün olamamakta, bu durum beni yeni konuları araştırmaya yöneltmektedir.

     Doğru  bilgi ne ise ona bir gün mutlaka ulaşılır; yeter ki tartışılsın, ilgilenilsin, merak edilsin, sorgulansın, araştırılsın… İşin güzelliği buradadır. Ne mutlu ki son yıllarda bu ülkede artık her şey merak edilmeye, sorulup araştırılmaya başlandı. İnsanlarımız kültürüne sahip çıkmaya, geçmişini, aslını araştırmaya başladı. Bunu, kültürel anlamda ülkemizi “başkalaştırmak” isteyenlerin çabalarını önleme yolunda, çok önemli ve sevindirici bir gelişme olarak görmek gerekir.

     Konunun bütün yönleriyle iyi anlaşılabilmesi için Türk kültür tarihinin bilinen ilk dönemlerine gitmek ve işin kökenine, temellerine, aslına bakmak gerekir. Çünkü bugünkü toplumsal halk davranışlarını milliyetlere göre farklı ve özel kılan, biçimlendiren, bu davranışların alt yapısını oluşturtan mitolojiler, destanlar, efsaneler, inanışlar, adetler, gelenek ve göreneklerdir. Yani “HARS” dediğimiz milli kültür ürünleridir.

     Türkler yerleşik hayata geçmeden önce göçebe olarak yaşamaktadır. Dolayısı ile hayvancılık ve tarım milattan önceki ilk dönemlerin en önemli çalışma alanıdır. Tarım ve hayvancılığın diğer   en önemli unsuru ise ‘su’ dur. Su aynı zamanda destanlarda gösterilen hedeftir, mutlaka ulaşılması gereken ulusal bir gayedir. Bu anlamda Oğuz Kağan Destanında;

……..                                                                     ……..

57  “Demir kargılarımız orman gibi olsun               (temür çıdalar bol orman)

Av yerinde yaban atları yürüsün                      (av yirde yürüsün kulan)

58    Yurdumuz ırmaklarla, denizlerle dolsun”     (takı taluy, takı müren)  (1)

……                                                                   ……

diyerek yurt sevgisine, demire, orman ve ağaca, av hayvanlarına ve avcılık sanatına, atlara, ırmaklara ve denizlere; dolayısı ile ‘su’ ya ‘deniz’e ve “çevre bilincine” dikkat çekilmiş, tarımın temel unsurları, destanın çok kısa  bölümünde sıralanmıştır.

     Yine  destanın bir başka bölümünde, “Oğuz Kağan avlanırken bir göl ortasında bir ada, adanın ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda bir kız oturmakta.” (2) demektedir. Destana göre Oğuz Kağan  kendi eşini su içindeki bir adada buluyor, bu hatundan doğan üç erkek oğuldan birisine de Deniz adını veriyor.

     Türk Yaratılış Destanında  su ile ilgili şunlar anlatılmaktadır:

…..“Her şeyden önce ve sadece su vardı. Yer, gök, ay ve güneş yoktu. İlah ile insan vardı. Her ikisi de bir suyun üstünde uçuyorlardı…(3) Bu ifade,  her şeyin aslının su olduğu görüşüne paralel olarak, Nuh Tufanı’na işaret eden ve üzerinde düşünülmesi gereken  bir konudur.

     Yeri gelmişken; bilindiği üzere Türk destanlarına, İran ve Çin kaynaklarına ve önemli bir kısım tarihçilere göre Türkler’in atası, Nuh Tufanı’ndan sonra hayatta kalan Hz. Nuh’un üçüncü oğlu olan Yafes’in TÜRK  adındaki oğludur. Destana göre; “Yafes ölünce TÜRK, Isık (Kutsal) göl çevresinde yerleşir; ilk çadırı yapar ve Türkler, ondan, onun çocuklarından çoğalır.” (4)

     Köroğlu destanında, Köroğlu’nun babası Yusuf’tan, zalim bir kişiliğe sahip olan Bey’in istediği at,  ”…Sulardan çıkan bir aygırın dölünden gelme, kır bir taydır ve kanatlanıp uçma yeteneği vardır.” (Hızlı koşar) (5)

     Türkler’in Orta Asya’dan göç sebebi susuzluk, yani kuraklıktır. Türkler Batıya, deniz iklimlerine doğru, destanda gösterilen deniz ülkesine doğru, asırlar boyunca, büyük zorluklar çekerek, at sırtında çetin savaşlar vererek yürümüşlerdir. Bunun bir sonucu olarak da destanlardaki emir gereği Karadeniz’i ve Akdeniz’i Türk gölü haline getirmişlerdir.

     Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen Atatürk’ün, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emri ile yukarıda verdiğim destan metnindeki  ‘denize ulaşma’ hedefi arasında   bir benzerlik yok mudur?  Yine Atatürk’ün, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürüdür.” deyişi ile bu tarihi gerçeklerin hiç ilgisi yok mudur?

     Selçuklu ve Osmanlı döneminde her gidilen yere önce su getirildiğini, çeşmeler, şadırvanlar yapıldığını, beden temizliği için meşhur Osmanlı hamamlarının inşa edildiğini herkes bilmektedir. İç temizliği, ruh güzelliği için hemen yanı başına cami; akıl ve zihin temizliği ve bilgiye ulaşmak için onun yanına kütüphane, onun yanına da aşhane… ile bir bütünü, yani “Külliye”yi oluşturduğunu dünya âlem gıpta ile anlatmakta, yazıp çizmekte; bugün ileri bazı ülkeler, o dönemin bize ait usullerini kendilerine model olarak almaktadırlar.

     Durum böyle iken, bugün bize medeniyet öğretmeye çalışanlar, 1800’lü yıllara kadar yıkanmayı bilmez, 200 ün üzerinde odası bulunan Fransa’nın ünlü Versay Sarayına bir adet tuvalet koyma görgüsünden mahrum, sokaklara pislerken ve Paris sokaklarında  lağımlar açıktan  akarken,  herkesin teke gibi koktuğu o yüz yıllarda, haçlı seferleri ile, bugün yaptıkları gibi o gün de yakıp yıktıkları İslam diyarında -daha bir çok şey gibi- hamamı da yeni keşfetmiş(!), diğer birçokları gibi yıkanma denen davranışı da bizden öğrenmişlerdir. Avrupa’ya döndüklerinde buralarda gördüklerini çok ilginç ve önemli buldukları için hatıralarında yazmışlardır.(6) İnsan, daha buna benzer yüzlerce konuyu düşündükçe; BİZE NE OLUYOR, BU KENDİ ÖZ KÜLTÜRÜMÜZDEN KAÇIŞ NEDEN?  diye sormadan edemiyor…

     Atatürk ne diyordu  : “Kendi benliğini bilmeyen milletler başka milletlerin yemi olurlar.”  Bu konudaki başka bir sözü de şöyle değil miydi: “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir; benim fikirlerimi anlıyorsanız bu yeterlidir.” ONUN FİKİRLERİNİ ANLAMAK VE BENLİĞİMİZE SAHİP ÇIKMAK HER HALDE BU OLMAMALI!...

     Biz suyu aziz bildik, su verene; ”Su gibi aziz ol!” dedik. “Zem zem” gibi kutsal bildik; hürmetle ve besmele ile yudum yudum içtik; Âb-ı Hayat (Ölümsüzlük Suyu) bildik, onda ölümsüzlüğü aradık, Yüce’lik katına çıkışın vasıtası kabul ettik…’Yol büyüğün, su küçüğün’ dedik ikram ettik, sebil deyip çarşıda pazarda karşılıksız dağıttık…Aşkına kavuşması için Ferhat’a dağdan kanal kaz su getir dedik, tırnaklarıyla kanal kazdırdık; uğruna kasideler yazdık; Fuzûli’nin dilinden, ” Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlâre su!” dedik…  Böylece suyu  bütün kültür ve medeniyetimizin merkezine yerleştirdik….

     Türk çocuklarının kendine güven duymaları için bu ve buna benzer konuları öğrenmeleri, geleceği kurtarmak adına  çok gereklidir.

     Oğuz Boyları yerleşik hayata geçmeden önce ve asırlar boyunca göçebe olarak yaşamış, “bozkır kültürü ve medeniyetini” oluşturmuşlardır. Orta Asya’nın bozkırlarında atlanıp kanatlanan Alp Erenleri hedeflerine,  göçerleri  yaylaklara ve kışlaklara ulaştıran atı,  ilk kez onlar evcilleştirmiş ve at ile adeta arkadaş gibi yaşamışlardır.

    Üçok Oğuzların Gökhanoğulları Boyu’ndan olan Çepni Türkleri’nin Mayıs Yedisinde denize koşmasının, denizde yıkanmasının, ona şifa gözü ile bakmasının, hayvanlarını özellikle deniz suyunda, denize ulaşamıyorsa ırmak suyunda yıkamasının, yaylaklara yolculuğa çıkmadan önce deniz havası almasının, sağlık, güç, moral ve enerji toplamasının; sonbahara kadar geçecek süre için onunla vedalaşmasının, yukarıda anlatılan destan hedefleri ile  bir ilgisi yoktur denilebilir mi?

     Evet, Türkler’de  bahar yaklaştıkça tarıma, ziraate, hayvancılığa, iklime ait, tarihten gelen deneyimlerin ışığında bazı geleneksel uygulamalar başlamaktadır:  1 Mart ( M.13 Mart) günü  “Mart bozma” , 8 Mart (M.21 Mart) günü Nevruz, 7 Mayıs (M.20 Mayıs) günü Mayıs Yedisi…Buna dinsel kaynaklı 6 Mayıs Hıdırellezi (Hızır-İlyas), Ulusal bayramlarımız olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik -dünyada ilk ve tek- ÇOCUK BAYRAMI’nı, 19 Mayıs -yine dünyada ilk- GENÇLİK VE SPOR BAYRAMINI  da eklediğimiz zaman haklı olarak şu soruyu soramaz mıyız:

     Yer yüzünde hangi millet bu kadar engin bir asâlete, çok sesliliğe ve renkliliğe, bu kadar büyük bir kültürel zenginliğe sahiptir? Dün olduğu gibi bugün de kültürel çeşitliliğimizi  ayrıştırarak aramıza nifak tohumları ekmeye  çalışanların kafalarında tasarladıklarını çok iyi anlıyoruz. Niyetlerini de çok iyi biliyoruz. Yazık; leyleğin ömrü lak lak ile geçermiş…Çok yazık!  Ömürleri boşa kürek çekmekle  geçecek…

      İşte bu şekilde bahar gelince Türkmen boylarını bir telaştır alır. Sanki hayat yeniden başlamıştır. Yayla hazırlıkları öncesi bir yandan köyün tarım, tarla işleri yapılır; bir yandan da yaylaklara göç hazırlıklarına başlanır. Hayvanlar kış boyu kapalı kaldığı ahırlardan “gün ışığı”na çıkartılır; doğaya, yeni gelen bahara alıştırılır. Su kenarlarına götürülür, yıkanır; denize yakın olanlar denizde yıkanır. Aslında herkes öncelikle denizi tercih eder; çünkü onlara göre deniz büyüktür, esrarlıdır, şifalıdır; destanda gösterilen hedeftir, suyu farklıdır; tuzludur, derindir… Dalgaları güç ve kuvvet, canlılık ve hayat taşır. İnekler bu suda yıkanır, insanlar bu suda yüzer, hiç olmazsa elini ayağını ıslatır ve kayığa biner, seyahat eder; sabah kahvaltısını bu denizin kenarında yapar veya öğle yemeğini bu denizin kenarında yer. Denizden güç ve canlılık alır; yaşama arzusunun enerjisini toplar; sonra artık yönünü dağlara çevirir.

     Neden yedi  Mayıs?

     Türklerin millî ve sosyal destan motifleri arasında  bazı sayıların özel bir yeri vardır. Bu sayılar; 1, 3, 7, 9 ve 40’ tır. Bu sayıların destanlarda neden sık kullanıldığı, ve  bizimle ilgisi üzerinde değişik araştırmalar yapılmıştır. Günlük hayatımızda hepimizin bu sayıları kullanmaya devam ettiğimizi şu örneklerle hatırlayalım: Kırk gün kırk gece düğün etmek, kırkını okutmak, kırklanmak, “kırklar”, Kırkpınar, Kırk pehlivan, Kırklar Mezarlığı, Kırklar Dağı gibi… Bunlardan dokuz rakamı destanlarımızda ve halk hikayelerimizde  çok sık kullanıldığı gibi; tesadüf müdür, tevafuk mudur bilinmez, Türk tarihindeki bazı önemli olaylara da  işaret etmektedir.

     Tabi burada rakamlara anlam yükleme, onları uğur veya uğursuzlukla değerlendirme gibi bir çabam elbette yoktur. Doğru da değildir. Ancak geçmişimizde böyle ilginç sayıların varlığına işaret ederek, Mayıs Yedisi geleneğindeki yedi rakamının astronomik, kozmik yönünü de ilgili uzmanlara  bırakarak kültürel ve geleneksel boyutunu  anlatmaya çalışıyorum. Türk destan ve halk hikayelerinde sık  tekrar edilen sayılar arasında bulunan yedi rakamı, burada da  bir yansıma olarak kendini göstermektedir. Yani, tesadüfen Mayıs Yedisi değil, Millet olma şuurunun ortak kabul görmüş yansımalarından birisidir.

     Abartı gibi gelebilir  ama izlenince görülecektir ki tıpkı insanlar gibi   hayvanlar da bu geleneğe alışmışlardır. Onlar da mayıs günlerinden sonra artık köyde kalmak istemez; dağlara bakar iç geçirir, sabırsızlanır, ağlar… Hatta bazen kaçıp yola koyulanlar bile olmaktadır.  İnsanlar,  -özellikle kadınlar- inekleriyle, adeta arkadaş olmuşlardır; onlarla aralarında özel bir anlaşma bağı vardır. Bu ilişkinin yansımalarını yayla yolculuğunda  tiyatro biçiminde görüntülemek mümkündür. Kadın öne geçip de “Gel anam gel!” diye ünleyince  hayvanlar arkasından yola koyulur; gölge gibi, gidince gider, durunca durur.  Bundan, insanların kardeşliği adına alınması gereken dersler olduğunu düşünüyorum.

     Bu insanların günlük hayatının neredeyse tamamı hayvanlarıyla geçer. Onlarla yatar, onlarla kalkar. Her işi hayvanlara endekslidir. Giydiği, yediği, içtiği hep ondandır… Onun için bir inek, servet değerindedir.  Ayağındaki çarığı onun gönünden, çorabı, Pantolonu (Zipkası) ve çeketi yününden, yağmurluğu (Çekmeni) ve çadırı(tuluk) keçe kılından, yer yaygısı (dastarı, çulu), sırtındaki zembili, elindeki çantası yerli yün dokumadan… Beşiğinin örtüsü, bebeğinin sırt bağı…yediği eti, çökeleği, yoğurdu, içtiği sütü, tarlasının gübresi…

     Bunlar kutsal sayılmanın ön belirtileridir. Kuran’da  sıralamadaki ilk ve en uzun süre “Bakara” inek süresidir. Yine Kuran’da memeli hayvanların sütüne atfen “…Size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından temiz bir süt içiriyoruz…” (7) diyor. Bütün bu ve buna benzer bilgiler ile yukarıda anlatılan gerçekler bir araya geldiğinde Oğuz Boyları’nın hangi değerlerden hareket ederek böyle bir geleneği oluşturduğunu ve yaşatmaya çalıştığını bir kere daha düşünerek; aslına uygun veya hiç olmazsa ona yakın bir MAYIS YEDİSİ DENİZ BAYRAMI VE BAHAR ŞENLİĞİ düzenlenmesi çok daha anlamlı  olacaktır.

     İnekler yıkandıktan sonra bir gelin gibi süslenir; yolculuk için özel olarak elde yapılan işlemeli başlıkları, boncukları, zilleri, kuyruk bağları takılır; sırtına üşütmemesi için şalı atılır. İnekler de kendilerine verilen bu değeri çok iyi anlarlar ve sevinirler, nazlanırlar, adeta şımarırlar… Bu şekilde bir gelin gibi hazırlanan inekler artık yaylakların yolcusudur.

     Hayvanları için olduğu kadar kendileri için de deniz şenliğini önemli sayan  yöre insanı Beşikdüzü ve köyleri, Şalpazarı ve köyleri, kısmen Tonya-İskenderli ve köyleri halkı, çok eski dönemlerden beri Mayıs Yedisine büyük bir heyecanla hazırlanırlardı.Yolculuk dağlardan, dere içlerinden, patika yollardan yaya olarak yapılacağı için günler öncesinden yol azığı yiyecekler, giysiler ve özellikle gazlı fenerler veya çırakmanların taşıdığı çıralar hazırlanırdı. Çünkü yolculuğa geceden çıkılacağı, dönüşte de gün batımından ancak saatler sonra evlere  ulaşılacağı için fener ve çıralar çok önemli idi. Bu fener ve çıralar Beşikdüzü’ne indirilmez; Takazlı’da emanete veya taş kovuklarına bırakılır, geri dönüşte tekrar alınırdı.

     Yiyecek olarak “bileki ekmeği” çok lüks olur, herkes buna sahip olamazdı. Haşlanmış patates, çökelek, çörek, yeşil pırasa ve diğer kuru azıklar  hazırlanırdı. Çarıklar sırınır,(Dikilir) bağcıkları yenilenir, kurutulurdu.  Kıl elbiseler, beyaz tevekten yerli dokuma iç çamaşırları giyilirdi. Gruplar halinde yola çıkılır, yol boyunca eğlenerek, kemençe ile çala-çağara, maniler yakılarak, atma türküler söylenerek, bir dostluk havası içinde yapılırdı yolculuk. Tıpkı köy işlerinin imece usûlü ile  parasız, “sıra verme” âdeti ile  yapıldığı gibi…

     Sahile inilince heyecan doruğa çıkar, denizle yüzleşilir. Önce uzun uzun maviliklerine bakılır; doya doya seyredilir. Sonra sıra ile kayıklara binilir… Halk kendi düzenini kendisi sağlar. Ama çok sevdiği denizin bir gün kendilerine mezar olacağını, onları koynuna alıp karadaki sevenlerinden ayıracağını nereden bilsinler? Kayığın tonajını, dalganın yalpasını nasıl bilsinler? Onlar bu görevin kime ait olduğunun bile farkında değildirler. Bu konuda çocuklar kadar masumdurlar. Kenarında ekmeğini, katığını yer; seyrederken denizi… Suyunu bile denizden içecektir tuzlu olmasa… “Kıtlık senelerinde”  tuz yokluğunda yemeğine kattığı da olmamış değildir hani! Sonra kayıklarla  guruplar halinde açılırlar denize, YEDİ dere ağzından geçer, varırlar Delikli Taş’a… Dönerler taşın etrafını, sayısız dilekler ve umutlar içinde… Dualar edenler bile vardır; çocuğum olsun diye… Deniz turu biter dönerler yine Beşikdüzü iskelesine…

     Sabahtan akşama kadar kahve falı bakan sosyetenin, medyumların kapısında sıraya giren bazı aydınların bu tür davranışları yanında, yarı espri ile karışık bu halk hareketi, daha masum, daha sevimlidir.. Çünkü o, kültürünü yaşamaktadır. Onun dileği tapınma değil, iman değil, inanç değildir… Denize ve suya bakış felsefesidir. Onu böyle okumalıdır. Çağdaş toplumda o kadar hurafe var ki!... Kayıkta deniz havası alırken mani söyleyen, manisi ile dileklerini sıralayan, o yüreği saf kültür taşıyıcısının bu davranışı, çağdaş toplumun hurafeleri ve kurguları yanında devede kulak kalır.

     Nihayet gün biter, biraz da yorgun ama mutlu ve umutlu, aynı nümayişlerle dönüş yolculuğu başlar. Bir sürü anlatılacak hatıra ile yavaş yavaş köylerin, evlerin yolu tutulur; yıl boyunca buralarda yaşanan anılar anlatılır; bir dahaki seneye kadar…

     Ama artık son yıllarda bu anıların yerini yürekleri yakan, arkasından ağıtlar düzülen 38 vatandaşımızın acı hatıraları almıştır. Bu insanlarımızı unutmamak gerekir. TERTİP KOMİTESİNE  ONLARIN ADINA TEMSİLCİ ALARAK İSTEKLERİNİ ETKİNLİKLERE YANSITMAK; MESELA, LİMAN BAŞKANLIĞININ KONTROLÜNDE DENETİMİ VE KONTROLLERİ YAPILMIŞ, KAPASİTELERİ BELİRLENMİŞ  DENİZ ARAÇLARI İLE HALKI PROTOKOL RESMİYETİNDEN UZAK KENDİ HALİNE BIRAKMAK, KATILIMI   ARTIRACAKTIR. Ayrıca onların unutulmadığını göstermek için de sahile, belediyenin uygun göreceği bir yere bu şahıslar için özel projeli bir anıt yapılarak dini ve resmi anma törenlerinin o anıtın önünde gerçekleştirilmesi çok daha vefalı ve anlamlı  olacaktır.

      Amacımız, daha katılımcı, etkin ve daha güzel bir “MAYIS YEDİSİ” için gösterilen çabalara destek ve katkı sağlamaktır. Bu duygu ve düşüncelerle herkesi en samimi dileklerimle selamlıyorum.

Kaynaklar:

1. ÖZTÜRK Ali, Çağları İçinde Türk Destanları, Shf: 147

2. SEPETÇİOĞLU M.Necati, Türk Destanları, Shf: 47-48

3. Age. Shf: 16

4. Age. Shf: 148

5. Age.Shf: 154

6. İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Ahmet GÜRKAN, Nur Yayınları,

Shf: 60 ve sonrasına bakılabilir.

7. Nahl-66

8. GÜLAY Abdullah, Ağasar Çepni Kültürü-GEYİKLİ

9. ÇELİK Ali, Trabzon-Şalpazarı ÇEPNİ KÜLTÜRÜ

10.KARACA Sebahattin, Her Yönüyle Dünden Bugüne ŞALPAZARI

11.Trabzon Tarihi Sempozyumu-Bildiriler, Trabzon Belediyesi Yayınları.