|
(K Ü L T Ü R E L
B A K I Ş) Üniversitede öğrenci olduğumuz yıllarda Halk Edebiyatı hocamızın “Dede Korkut Hikayeleri” konusunu anlatırken, bize söylediği bir cümleye çok üzülmüş, itiraz etmiş, hatta kızmıştım. Cümle şöyleydi: ”Yeryüzünde bize ait Orijinal el yazması iki adet Dede Korkut Hikaye kitabı vardır. Bunlardan birisi Vatikan’da, diğeri ise Almanya’nın Dresten Kitaplığındadır.” Bu cümleyi duyunca “bizim kitabımızın nasıl oralara kadar gittiğinden, geri nasıl alabileceğimizden” bahseden öfkeli sorular sormuştum. Verilen cevaplardan, kendi değerlerimize ilgisiz, kültürel kimliğimize sahip çıkamayan bir toplum olduğumuzu düşünmüştüm. Yirmi yılı aşkın bir süredir, edebiyat derslerinde öğrencilerime Dede Korkut konusunu anlatırken duygularım, ilk günkü tazeliği ile yeniden canlanmaktadır. Anlaşılıyor ki bu duygular, zamanla silinip gitmeye aday bir gençlik duygusallığı değildir; Milli kültür mayasından ileri gelmektedir. Bu gün bakıyorum; “Kitaplarınızdan Batı’yı kötüleyen ifadeleri çıkartın. Milli günleri kutlamayın; çünkü bize dönük olumsuz yaklaşımlar içeriyor. AB’ye girmeniz için bu gereklidir.” diye Türk eğitim sistemine ve kültürel etkinliklerine eleştiri yöneltenler, kendi yayınlarında bize yönelik aşağılayıcı ifadeler yanında, ülkemizin parçalanmış (!) haritalarını bile yayınlayabiliyorlar. Mesela, bilmem hangi emekli istihbarat albayı, Türkiye’ye dönük yıkıcı faaliyetlerini, kendi ülkesi adına büyük bir vatanperverlik edası ile anılar halinde yayınlıyor; kitabın tanıtımını yapmak ve fikirlerini paylaşmak için aralarında resmi görevliler ve papazların da bulunduğu toplantılar düzenliyor; terörist başı konusunda nerelerde hatalar yaptıklarını sıralıyor; yeni önerilerde bulunuyor; Türkiye’den ayrılarak kurulacak yeni bilmem ne devletini(!), ilk tanıyacak ülke olabileceklerini nasıl planladıklarını hayıflana hayıflana anlatıyor. Aynı salonda bulunan ve bu durumu eleştiren nitelikte soru soran Batı Trakyalı Türk gazeteci karga tulumba dışarı atılıyor… Yani kendilerine uyanıklık, bize uyku halini tavsiye ediyorlar. Etkili de oluyorlar. Durum böyle iken biz, Onların “sırtlan sürüsü” gibi toplanarak Anadolu’yu işgale geldiklerini söylemeyelim mi? Kaçıp giderken yakıp yıktıklarını anlatmayalım mı? Çanakkale’yi kim unutabilir? Önce Ermenileri destekleyerek Anadolu’da katliamlar yaptırdıklarını, sonra bu katliamları PKK ve ASALA’yı organize ederek sürdürdüklerini genç nesillerimize öğretmeyelim mi? Biliyoruz ki Mehmet Akif’in; “Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar; Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?” deyişi canlarını çok sıkıyor… Abide şahsiyet, İstiklal Marşı Şairimiz, ülkemizde hak ettiği seviyede tanıtılabilse; fikirleri gündem yapılabilse, biliyoruz ki bu durum onların aleyhine olacaktır ve bundan çok rahatsız olacaklardır. Çünkü yaptıklarını anlatanlar onları kötülemiş olmaktadır. Zamanıyla Anadolu’da, Çanakkale’de, bu gün Irak’ta ne işiniz var? Demokrasi mi getiriyorsunuz yoksa…(!) Kendi ülkelerinizin sınırları belli değil mi? O sınırların dışına niçin çıkıyorsunuz? Dünya sizin tarlanız, bazıları kahyanız mı? Diğerleri de ırgatınız? Olmaz böyle bir şey! Evet… Ne ekerseniz onu biçeceksiniz…”Ne ekiyorsanız onu biçiyorsunuz”. “Rüzgar ektiğiniz halde fırtına biçmekten” de korkuyorsunuz. Bu nedenle Irak’ta yaşanan trajedi, acı ve gözyaşını anlatan yayın organlarına, televizyon kanallarına değişik yöntemlerle, yumuşatma, yönlendirme, engellemelerde, gerektiğinde zorlamalarda bulunuyorsunuz., Uluslar arası arenada reklam yoluyla kurtarıcı gibi görünmeye çabaladığınızı artık herkes bilmektedir… Siz istiyorsunuz diye zulüm iyilik gibi gösterilemez, zalimlikten övgü ile söz edilemez… Kılıfı “demokrasi getirmek” olsa da ...! Çanakkale’ye işgale gelenler sanki ellerinde çiçeklerle gelmişler gibi, bu gün bazı aydınların ve çevrelerin, olayın gerçek ve acımasız yönünü örtmek için, orada savaşan düşman askerlerinin kardeşliğinden söz ederek bunu anlatan televizyon dizileri, kitaplar yayınlamaları, Batı ağzı ile konuşmak değil midir? Keşki Gelibolu filmi, Anadolu köyünden kendi arzusu ile dualar eşliğinde cepheye giden Mehmet’in, sevdiklerine vedası ve savaş anıları biçiminde tasarlansaydı… Güya dostlukları artırmak adına atılan bu ve buna benzer barışçıl(!) adımlara karşı bizim yapmaya çalıştığımız iş, düşmanlığı körüklemek değil; yeni nesillerin uyanık olmasını sağlamaktır. Çünkü karşımızdakiler güvenilir değildir. Kendi aralarında birbirlerine karşı nazik, demokratik ve adil olabilirler… Ancak sömürge bölgelerindeki “ötekilere“ karşı nasıl baktıkları ve nasıl davrandıkları, geçmiş örnekler ve bu günkü uygulamalarıyla açık seçik ortadadır; yarın da bundan hiç farklı olmayacaktır. Almanya’dan kara yoluyla Çek Cumhuriyeti’ne geçerken yolum üzerindeki Dresten şehrine, özellikle Dedemin, Dedem Korkut’un kitabını da görmek için uğradım. Ona ulaşmanın zorluğunu, uygulanan kurallardan anladım. Bu yaban eldeki ürkek ve çekingen duygularım sırasında, atam Dede Korkut’un kitabını görebilmek umudu içimi ısıtmış; bana başlangıçta kısmi bir rahatlama ve moral vermiş iken, onu göremeden Dresten’den ayrılmak da beni o denli üzmüştür. Dedem şehit oldu toprağa karıştı; toprak artık Dedem oldu. Bu nedenle toprağımı kimselere veremem; çünkü o, dedemdir. Dedem toprağın içine karıştığı için bu topraklar benim vatanım oldu… Vermediğim vatanıma ait öz kültürümün vesikası Dedekorkut Ata’nın iki kitabından biri niçin Almanya’nın Dresten Şehir kitaplığında? Diğeri niçin Vatikan’da? Dedekorkut’un Vatikan’da işi ne? Doğduğu, ait olduğu yerde, Anadolu’da olması gerekmez mi? Dresten’den Ayrılırken sanki bir parçamın orada kaldığını hissettim. Lütfen o parçamı ülkeme getirin. İki parça olmak bana acı veriyor. Bu, benim ve Milletimin hakkıdır. |