ALAMANCI-2
Geçen
sayımızda siz değerli okuyucularımıza
Almanya-Avrupa gurbetçiliğinin nasıl
başladığını ve geçirdiği evreleri, aynı
başlık ile aktarmaya çalışmıştık. Bu
yazımızda da işçilerimizin yaşadığı kültür
ortamını toplumumuz için yararlı
olabileceğini düşündüğüm yönleriyle gözleme
dayalı bazı örneklerle anlatmaya
çalışacağım.

Cadde ve sokaklardaki sakinlik ilk dikkatimi
çeken durum oldu. Trabzon'un Uzun Sokağı'nı,
Kemeraltı'nı, Ankara'nın Kızılay'ını,
İzmir'in Konak Semtini, İstanbul'un her
yerini… gözümün önüne getirerek, benzer
şekilde Avrupa Caddelerinde sarışın, uzun
boylu insan selinin aktığını zannetmekle
yanıldığımı anladım.
Korna sesi, pazarcı bağırmaları, itiş kakış,
kargaşa, telaş ve gelişigüzellik
yok.Birbirlerine karşı nezaket var,
kesinlikle bıkkınlık göstergesi, yüz ekşitme
yok; tebessüm var… Alış veriş merkezlerinde
anlaşılmayan bir konu, büyük bir sabırla
tekrar tekrar anlatılıyor; “yeter artık”
demek yok…
Kurallar adeta kutsallaşmış… Herkes uyuyor;
uymayan itiraz etmeksizin hatasını kabul
ediyor; verdiği zarara razı oluyor. Tabi
sigorta sistemi oturmuş, zararla sigorta
muhatap oluyor. Bu durum bilindiği için
endişe ve tartışma yaşanmıyor.
Kişi eğer haklı ise, aklını kullanmayana,
kuralları ihmal edene de acımıyor. Bu
acımasız davranışından dolayı da kınanmıyor,
suçlanmıyor. Hatalı olmadığı için üstelik
bir çok yeni haklara da sahip oluyor. Yani
bu topraklarda kuralların sonucu baştan
kabul edilmiş, duygusallık ve buna bağlı
aşındırma gayretleri yok. Polisin tutumu da
bu paralelde… Kibarca konuşur ama gereğini
yapmaktan geri durmaz. Bu nezaketi, seni
kayırdığı için veya seni farklı ve
ayrıcalıklı bulduğu için değil, görevi
gereği ve insani sorumluluğu içindir.
Bulunduğum araba içinde kırmızı ışıkta
beklerken, küçük bir köpeğin kaldırım
üzerinden yürüyerek geldiğini, köşeye
gelince kafasını kaldırıp trafik lambasına
baktığını, ışığın kırmızı yanmasıyla
beklemeye başladığını görünce hayretler
içinde kaldım. Arabada yanımda bulunanlar bu
durum karşısında bana; “Ne sandın? Burası
Avrupa!” dediler… Fotoğrafını çekmek istedim
ama, bize yeşil yandığı için fotoğrafı
çekemeden kavşağı döndük. Köpeğin kafasını
kaldırmış lambaya bakan duruşu, hâlâ
gözlerimin önünden gitmiyor…
Bütün yolların, cadde ve sokakların,
otobanların ağaçlarla donatılmış olması;
Avrupa'da yeşile, doğaya, ağaca çiçeğe
verilen önemin bir göstergesi olarak
alınabilir. Bu anlamda otoyolların büyük bir
orman içinde yer aldığı zannedilebilir.
Sanki oralarda hiç yol inşaatı olmamış gibi,
yolların kenarları çimenlik ve tertemiz…
Elbette oralarda da fabrikalar çevreyi
kirletmektedir. Ama bu kirlilik zeminde
gözükmüyor. Caddedeki bir inşaat alanında
ağaçların gövdelerinin zarar görmemesi için
tahtalarla sarılmış haline bakarken; “Yaş
kesen baş keser.” atasözümüz; ”Ormanlarımdan
dal kesenin kellesini vurdururum.”
şeklindeki bakış açımız; ”Elinizdeki fidanı
kıyamet kopuyor olsa da toprağa dikiniz.”
biçimindeki kutsal öğüdümüz aklıma geldi;
düşündüm… Ne kadar değiştiğimizi(!),
Ormanları nasıl katlettiğimizi, hatta kasten
yakanlarımızın olduğunu da düşündüm…
Çevre dostu rüzgar santralleri özellikle
Almanya arazisinin yüzeyine serpiştirilmiş.
O kadar çok ki… Adeta rüzgar gülü tarlası
gibi. Bu santrallerden dolayı gürültü yok,
duman yok, toz yok, is yok… Hatta zeminde
yer işgal etme, toprakta yer tutma diye bir
şey yok.
Bir
tarım arazisi üzerinde hem tarım ürünleri,
hem de rüzgar gülleri birlikte… Rüzgar
bedava, santral kurulduktan sonra elektrik
de bedava… Yani bu durum çok imrendiğim,
Türkiye yüzeyini hemen bu santrallerle
donatmamız gerektiğini düşündüğüm bir örnek
oldu benim için… Hatta bu güne kadar
rüzgârlarmızın boşuna esip gittiğini
düşününce çok üzüldüm. Niçin bizde de olmaz,
niçin yapmayız, ülkemde yapılmayan daha bir
çok konuyu anlamadığım(!) gibi bunu da
anlamıyorum!
Genel olarak binalar, özellikle mesken
olarak kullanılanlar bizde olduğu gibi çok
katlı değil; iki, üç dört katlı. Tercihleri
tek katlı olması. Binaların duvar
kalınlıkları yine bizdeki gibi sekiz-on
santimlik tuğlalardan değil, kırk-elli
santimlik kalınlıkta yapılmış; ayrıca
izolasyonları çok mükemmel…Yani yazın
duvarın dışı ısınıyor, ama içi serin; kışın
duvarın dışı üşüyor, ama içi sıcak…
Mezarlıklara verilen değer, gösterilen özen,
yapılan masraf bir başka dikkatimi çeken
durum oldu. Her bir mezar, çok özel kalitede
ve desende mermerlerle, granitlerle yapılmış
ve şekillendirilmiştir. Her mezarın yanı
başında özel zamanlarda yakılan, bizdeki
deveci fenerine benzer bir ışıklı cam kutu,
yer almaktadır. Yine yeşillik ve çiçekler…
Mezarlıklar botanik bahçesi gibi. Bitki
türlerinin bir çoğunu bu mezarlıklarda
görmek mümkündür. Hepsi büyük bir titizlikle
seçilmiş ve yerli yerine konulmuş. Doğrusu,
mezarlıkların bakımlı hali, temizliği,
tertip ve düzeni görülmeye değer.
Mezarların gösterişli olması
“gereklidir-değildir” tartışması olduğunu
biliyorum. Kültürlerin ve inançların
ayrılığı her yerde olduğu gibi mezarlıklarda
da kendini göstermektedir. Bu mezarlara
kira da ödendiğini duyunca içime sıkıntı
geldi. Öyle ya parası olmayanlar için bu tür
mezara sahip olmak hiç de kolay bir durum
değil.
Bu
diyarda her şey para. Paran varsa varsın;
İşte farklılıklardan biri de bu anlayış.
Kısaca bu coğrafyada insan insana
güvenemiyor. Sigortan varsa sosyal
güvenliğin var demektir; kasko ve garanti
belgen varsa bakım ve onarım hakkın var
demektir; paran varsa sözün geçerlidir;
gücün varsa önemsenirsin ve ayrıcalıklı
yaşama hakkına sahip olabilirsin. Genel
düzen bozulmasın düşüncesiyle ekonomik gücü
olmayanlar için devletin diğer sosyal
kurumları devreye sokulmuş. Bu konularda
insan insanla muhatap değil. Bizdeki gibi
yardımlaşma, dayanışma, dostluk, arkadaşlık,
köylülük, komşuluk, hemşehrilik gibi
kavramların Avrupa ülkelerinde yeri
yok.
Dini
alanda Türkiye'deki yapılanmanın bir benzeri
Avrupa'ya taşınmış. Çoğunlukla kırsal
kesimden alınarak oralara götürülen ilk
kuşak gurbetçilerin, dini ihtiyaçları,
değişik dini cemaatlerin yol göstericiliği
ile giderilmeye çalışılmış; bu durumun zaman
zaman kötüye kullanıldığını gören Diyanet,
kendi sistemini oluşturarak devlet eliyle
dini ihtiyaçları karşılama yoluna gitmeye
başlamış. Bunun üzerine, zaten kendi
aralarında mücadele eden cemaatler bu kez de
diyanetle rekabet etmeye başlamışlar.
Netice itibariyle Avrupa'nın bir çok
yerinde camilerin olduğunu ve halen
yapılmaya devam edildiğine tanık oldum. Cami
cemaatlerinin şuurlu ve samimi olduklarını,
Türkiye'de camiye gitmeyen gençlerin,
ülkesine ve değerlerine bağlılığın bir
ölçüsü olarak kabul ettiği için, Avrupa'da
daha sık camiye gittiklerini gördüm.
Berlin'deki Türk Şehitliği kitabesi'nde
şöyle diyor: “Berlin'de ikinci Türk
Mezarlığı olarak 1866 yılında Sultan
Abdulaziz zamanında kurulmuştur. 1798
yılında tesis olunan ilk Türk
Kabristanındaki mevtalar buraya
taşınmışlardır.
Mezarları nakledilen, Prusya'da Osmanlı
Sefiri iken, 29 Ekim 1798 de vefat eden
devlet adamı, şair ve tasavvuf eri Giritli
Ali Aziz Efendi ile diğer dört merhum adına
1867 yılında kurulan abide, 1988 de Berlin
Senatosu tarafından Diyanet İşleri
Türk-İslam Birliği'nin işbirliği ile tamir
edilmiştir.
1920-1921 yıllarında şehitliğin ihyasında
Osmanlı Büyük Elçiliği eski imamı, Hafız
Şükrü efendi'nin büyük emeği geçmiştir.
Caminin iki minareli bugünkü şekli Türk
işçilerinin katkılarıyla
gerçekleştirilmiştir.”
Türkiye'de TBMM önündeki hareketliliği
hepimiz biliyoruz. Almanya'da meclisin
bahçesinde, kapı önünde, benzer bir durum
söz konusu değil. Hastanelerin bahçesi, kapı
önleri de aynı sakinlikte… Karakolların
önünde nöbet tutan polis yok. İlk görünen
alâmet sadece iki adet polis otosu. Binanın
karakol olduğu otoların yeşil rengi ve
üzerindeki yazıdan anlaşılmaktadır.
Hizmet üretmede ve ulaşımda Avrupa arazisi,
üzerinde yaşayanlara kolaylıklar sağlayan
bir yapıya sahip. Genellikle tatlı eğimlerle
şekillenmiş düzlüklerden oluşmaktadır. Bu
nedenle alt yapı kolay yapılabilir durumda.
Bizdeki gibi zorlukları çok değil… Avrupa
yönetimleri arazinin sağladığı kolaylıkları
avantaja dönüştürerek zamanında alt yapıyı
hızla tamamlamışlar. Bizdeki, meselâ
Karadeniz bölünmüş yolunun yapımındaki
zorluk ve masraf herkes tarafından
bilinmektedir. Aynı para ile Avrupa'nın
birçok ülkesinde bunun birkaç katı
uzunluğunda ve daha kısa sürede benzer
yolların yapılması mümkündür.
Sosyal ders ve ibret alınması için olsa
gerekir, ünlü Berlin Utanç Duvarı'nın bazı
bölümlerinin yıkılmayarak yaşatıldığını;
ayrıca yıkılan bölümlerinin eski
temellerinin geçtiği yerlerin farklı döşeme
taşlarıyla döşenerek tesbit edildiğini ve
böylece unutulmasının önüne geçildiğini ve
gelecek kuşaklara aktarıldığını görünce;
bizdeki nice değerlerin nasıl sökülüp
atıldığını, hatta eski yazı ile yazılmış
kitabelerin değişik adlar altında kazınıp
kırıldığını, bu yaklaşımın genel bir
politikaya dönüştüğü dönemleri dahi
yaşadığımızı düşündükçe bize ne yapılmak
istendiği konusunda insanı rahatsız eden
sorular akla geldiğini ifade etmeliyim.
Her
ne kadar teknik alt yapı, şehir planlaması,
genel düzen ve uyulması gereken kurallar çok
gelişmiş ve oturmuş ise de, sosyal
ilişkilerdeki temel dayanak; para,
bireysellik, kişisel zevk ve tercihler
olarak görünmektedir. Dolayısıyla komşu
olma, dost olma, acıma, yardımlaşma,
dayanışma, bütünleşme, millet olma
özellikleri kalmamış veya bu değerler çok
zayıflamış denebilir.
Bu
sebeplerle Türkler açısından sürekli oturmak
için tercih edilebilir diyemem. Bu arzuyu
hiçbir Türk işçisinde de göremedim.
Gurbetçilerimizin Türkiye'ye dönmek için gün
saydıklarına şahit oldum.
“Ah
bir iş kurabilsek, hemen vatanımıza
döneriz” diyorlar… (SON)
***Diğer
Yazıları İçin Tıklayınız***
***Ş
i i r l e r i i ç i n T ı k l a y ı n
ı z***