|
(K Ü L T Ü R E L
B A K I Ş) MEHMET AKİF’İN MİLLİ MÜCADELEDEKİ YERİ Birinci dünya savaşı sonunda “ittifak devletleri” yenilince Osmanlı İmparatorluğu da yenik sayıldı. Oysa tam dört yıl boyunca Osmanlı orduları Çanakkale, Galiçya, Filistin cephelerinde kahramanca çarpışmış ve büyük zaferler kazanmıştı. Yendik ama mağlup sayıldık; kazandık ama kaybetmiş sayıldık. Bu haksız sonuç şu korkunç anlaşmayı beraberinde getirdi: O günün Osmanlı Hükümeti, itilaf devletleri ile 30 Ekim 1918 yılında şartları çok ağır bir antlaşma olan “Mondros Mütarekesi”ni imzaladı. Böylece yenilgi de resmen kabul edilmiş olundu. Kısa bir süre sonra bu anlaşmaya dayanarak vatanın dört bir yanı İtalyan, Fransız, İngiliz ve Yunanlılar tarafından işgal edilmeye başlandı. Sömürge imparatorlukları “hasta” olarak gördükleri Osmanlı’yı pençesine alırken zaferlerinden çok emindiler. “Türkler’in felsefelerini, dinlerini bütün değerlerini tahrip ettik, derin bir boşluğa düştüler.” diye düşünen ve Osmanlı devletinin başına üşüşen emperyalist güçlerin unuttukları bir şey vardı: “Türk Milleti’ndeki vatan sevgisi ve bağımsızlık aşkı”… Bu haksız işgaller karşısına Türk Halkı gibi Türk aydını da, Osmanlı Devleti’nden kurtuluş için bir şeyler bekliyordu. İşte o zamanlar kurtuluşu millette gören Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919 da Samsun’a çıkmıştı. Vatanın dört bir yanında Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri kurulmaya başlanmıştı. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali ve arkasından 16 Mart 1920 de İstanbul’un itilaf devletleri tarafından fiilen işgali üzerine, Türk Milleti’nin uğramış olduğu büyük felaket büsbütün dayanılmaz hale geldi. Türk Milleti’nin dili, tercümanı, gözü ve kulağı olan şair ve yazarlarının işgal altında bulunan topraklarda sessiz kalabilmeleri mümkün değildi. Mehmet Akif’siz bir milli mücadele düşünülebilir miydi? Vatan toprakları sömürgeci güçler tarafından işgal edilirken Türk aydınları yan gelip yatamazdı! Türk tarihini çok iyi bilen M.Akif, “Türkler’in yirmi beş asırdan beri bağımsızlığını korumuş bir millet oldukları bilinen bir gerçektir. Halbuki Avrupa’da bağımsızlıklarının başlangıcı bu kadar eski zamana dayanan tek bir millet dahi yoktur.” diyerek Türk Milleti’nin istiklalden mahrum kalabileceğini bir an olsun aklından geçirmemiştir. Kurtuluşun milletten geleceğine inanan M.Akif, 1920 Şubat ayında kutsal mücadelenin başladığı Anadolu’ya geçmeye karar verir. İstanbul’dan ayrılarak Balıkesir’e gider. Balıkesir cephesinde Milli Müdafaayı gören ve Milli Mücadeleyi “büyük bir gaza” olarak tanımlayan Akif, burada büyük bir heyecanla “Zafer yolu bu yoldur” demekten kendini alamamıştır. Zaten M.Akif’in beklediği güneş Çanakkale’de doğmuştu. “Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer… kum gibi kaynarken “Cihanın yedi iklimine” karşı duran M. Kemal’dir. Bundan böyle ölsem de gam yemem diyen M.Akif’i böylece Balıkesir cephesinde buluruz. Balıkesir Zağnos Paşa Camiini dolduran cemaate memleketin o günkü kötü durumu karşısında neler yapılabileceğini ve millet olarak yapmaları gerekenleri veciz bir şekilde dile getirir: Cihan alt üst olurken seyre baktın öyle durdun da Bu gün serserisin, derbedersin kendi öz yurdunda Diyerek söze başlayan M.Akif, milletimizin başına gelen felaketlerin nedeni olarak cehaleti görür. Akif, önce milletçe uykudan uyanmamız gerektiğini anlatır. Milli Mücadelenin “büyük bir gaza” olduğunu Zağnos Camii’ni dolduran halka haykırırken, M.Akif’in savunduğu bir milletin yaşama hakkı idi. Yeryüzünde yaşamak herkesin hakkıdır Ancak yaşamayı hak etmek gerekir diyerek, yaşamak için mücadele etmenin şart olduğunu söyleyen M.Akif, bu namert işgali bir an önce sona erdirmek için halkı kurtuluş kavgasına çağırır. 23 Nisan 1920 Ankara’da bütün vilayetlerden gelen ve İstanbul’daki İngiliz İşgalinden kaçabilen milletvekillerinin katılmasıyla T.B.M.M açılır. 16 Mart 1920 de İstanbul’un itilaf devletlerinin işgali üzerine yakın arkadaşı Eşref Edip’e “Artık burada durmak zamanı değildir.” diyen M.Akif’i 9 Mayıs 1920‘de Ankara’da M.Kemal’in yanında görürüz. T.B.M. Meclisi’nde Burdur milletvekili olarak yerini alır. Kurtuluşu manda yönetimine girmekte gören kişilere karşı tavır alan M.Akif, kurtuluşun milletin kararında olduğunu savunarak, henüz düşman ayağının basmadığı Burdur, Sandıklı, Antalya, Konya ve Kastamonu gibi yerlere giderek, işgalcilere karşı kalemiyle mücadeleye devam eder. 2 Ekim 1920 tarihinde çıkan Konya isyanı üzerine Konya’ya gider. Burada verdiği vaazlarda “vatanın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu, ayrılık gayrılık yerine milletin tek bir vücut halinde birleşerek, Ankara’da yeni kurulan hükümete yardım etmeleri gerektiğini hatırlatarak isyancıları ikna eder. Akif va’azlarıyla kalmayıp Kastamonu’da çıkartmaya başladığı “Sebilürreşad Mecmuası” ile vatanın dört bir yanında başlamış bulunan Milli Mücadele hakkında halkı biraz daha aydınlatmak ve moral vermek ihtiyacını duyar. Kastamonu Nasrullah Cami’inde vermiş olduğu va’azda halkın anlayabileceği bir şekilde Sevr Antlaşmasının Türk Milleti için ölüm fermanı olduğunu, bunu kabul etmenin yok olmayı kabul emek demek olduğunu, net bir dille gözler önüne serer. Kastamonu’nun belli başlı kazalarını da gezerek düşman istilası karşısında Türk halkına düşen görevleri teker teker anlatır. Sebilürreşad nüshaları Kastamonu matbaasında o günün şartlarında çoğaltılarak, Anadolu’nun çeşitli vilayet, sancak ve kazalarına gönderilir. Eşref Edip’in ifadesine göre bu nüshalar Anadolu’nun bütün cephelerinde, kahvehane gibi toplantı yerlerinde yüksek sesle okunmuş ve mahalli gazetelerde aynen yer almış, ayrıca kitaplar halinde yayınlanarak cephelere dağıtılmıştır. Düşman çizmesi altındaki Türk Vatanının kurtuluşu uğrunda ailesini, çoluk çocuğunu ve refahını terk ederek, Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleye katılması yolunda vermiş olduğu vaazlar, halkın ve Türk askerinin maneviyatını yükseltmede büyük bir etki göstermiştir. M.Akif yazmış olduğu şiirlerde ve yazılarda görüleceği gibi Türk Milleti’nin bağımsızlığı için hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemiştir. Böylesine milli mücadele ile iç içe olan Akif, Kahraman Türk Milleti’nin “istiklal türküsünü” de yazmakta gecikmemiştir. Zaten İstiklal Marşımızı da ancak Onun gibi bağımsızlık kavgamızı yaşayan birisi yazabilirdi. Akif’in, Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakkın Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın mısralarında sözünü ettiği ve Hakkın vaadettiği parlak güneş, Türk Milleti için 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir ufuklarında doğmuştur. Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım mısralarında M.Akif, asırlardan beri hür yaşamış, bağımsızlığına düşkün bir milletin esaret altına giremeyeceğini çok güzel bir şekilde ifade etmiştir. Ulusun, Korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar? Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar! diyerek, Avrupa’nın medeniyet anlayışının, emperyalist bir düşünce olduğunu anlatmak istemiş ve mazlum milletlere seslenerek: insan onurunu yücelten, insanı insan yapan değerlerin öldürücü silahlar karşısında galip geleceğini savunur.
M.Akif’in Kurtuluş
Savaşı’ndaki rolü gerçekten büyüktür. M.Akif, yürekleri ayağa kaldıran
istiklal marşını yazmak suretiyle “İstiklal Savaşı’nın manevi cephesinde
dövüşen kahramanlardan biri olmuştur. KAYNAKLAR: 1.Milli Kültür, K.ve Turizm Bakanlığı, M.Akif Ersoy Özel Sayısı, Ank, 1986 2.Veli Ertan, Mehmet Akif, Bahar Yay.İst.1980 3.---------------:Kuvay-ı Milliye,s.4. 1980 4.Prof.Dr.F.K.Timurtaş, Mehmet Akif ve Cemiyetimiz, K.ve Turizm Bak.Ank.1987
|